<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.tarih.web.tr/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.tarih.web.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Apr 2012 15:22:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>FERÂİZ  (MİRAS) İLMİ</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/feraiz-miras-ilmi.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/feraiz-miras-ilmi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Apr 2012 15:22:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[feraiz]]></category>
		<category><![CDATA[feraiz nedir]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[islamda miras hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[islamiyette feraiz]]></category>
		<category><![CDATA[miras ilmi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=278</guid>
		<description><![CDATA[Ferâiz ilmi, mûrisin (miras bırakanın), bıraktığı mirasın, usul ve münâhese (yani murisin esas mirasçıları ve bu mirasçılardan biri ölmüşse ölenin mirasçıları) açısından hangi oranlarda paylaştırılacağının bilmesi ve buna göre miras cetvelini düzenlenmesidir.Münâhesedeki durum şudur: (Henüz miras paylaştırılmadan) vârislerden (mürasçılardan) biri ölürsei onun (mûrisinden alacağı) pay, kendi mirasçıları arasında dağılır ve bu durum özel bir hesaplamayı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ferâiz ilmi, mûrisin (miras bırakanın), bıraktığı mirasın, usul ve münâhese (yani murisin esas mirasçıları ve bu mirasçılardan biri ölmüşse ölenin mirasçıları) açısından hangi oranlarda paylaştırılacağının bilmesi ve buna göre miras cetvelini düzenlenmesidir.Münâhesedeki durum şudur: (Henüz miras paylaştırılmadan) vârislerden (mürasçılardan) biri ölürsei onun (mûrisinden alacağı) pay, kendi mirasçıları arasında dağılır ve bu durum özel bir hesaplamayı gerektirir.Çünkü bu hesaplama sayesinde, ölen mirasçının mirasçıları, hem ilk mirastan kendi hisselerine düşen paylarını, hem de kendi mûrislerinin bırakmış olduğu mirastan alacakları paylarını, herhangi bir bölünme olmadan elde ederler.Bazen bu münâhese durumu birden çok olur (yani miras henüz paylaştırılmadan birden çok mirasçı ölür ve böylece mirasın taksiminde hesaba katılacakların sayısı çoğalır.Sayının çokluğuna göre de ayrıntılı bir hesaba gereksinim duyulur.<span id="more-278"></span></p>
<p>Bazen mirasın paylaştırılmasında iki ihtimalli bir durum ortaya çıkar.Örneğin mirasçılardan bazıları, bir kişin mirasçılığını ikrar ederken, diğer bazıları ise bunu inkar eder.Bu durumda miras cetveli iki ihtimal de göz önüne alınarak düzenlenir.</p>
<p>Sonra payların meblağına bakılır ve miras, düzenlenen miras cetvelindeki oranlara göre pay sahipleri arasında taksim edilir.İşte bütün bunlar için hesaba ihtiyaç vardır.Hesapla ilgili meselelerin de bilinmesini gerektirdiği için fakihler, fıkıh kitaplarında bu konuya müstakil bir bölüm ayırmıştır.Evet, bu mesele genelde fıkıh ilminin (ve fıkıh kitaplarının) içinde yer almıştır.Ancak bazıları onu bağımsız bir ilim dalı olarak ele almıştır.</p>
<p>Alimler bu konuyla ilgili çok sayıda eser telif etmişlerdir.Malikî mezhebinde bu eserlerin en meşhurlarından bazıları şunlardır: Endülüs’ün son dönem alimlerinden İbn-i Sâbit’in kitabı, Kadı Ebû Kasım Havfî’nin Muhtasar’ı, Ca’dinin kitabı ve yine Afrika’nın son dönem alimlerinden İbn-i Nemir Trablûsî’nin kitabıdır.Şafiî, Hanefî ve Hanbelî alimleri de bu konuda çok fazla eser telif etmişler, fıkıh ve hesaptaki engin kapasitlerini gösteren çok önemli çalışmalar ortaya koymuşlardır. Ebû Meâlî ve onun emsali bu alimlerin başında geliyor.</p>
<p>Farâiz ilmi, bir taraftan aklî ve naklî bilgileri kendisinde topladığı, diğer taraftan da mirasın doğru bir şekilde paylaştırılmasını sağladığı için kıymetli ve üstün bir ilim dağılır.Çünkü bu ilim bilinmese, mirasçıların hangi oranlardan pay sahibi olacakları da bilinmez ve mirasın paylaştırılması problem teşkil ederdi.Şehirlerde alimler ferâiz ilmine büyük önem vermişlerdir.Bazı mualifler ferâizle ilgili kitaplarında, hesap işlerine çok fazla dalma gereği duymuşlar, cebir ve mukâbele gibi hesaplama tekniklerine ihtiyaç duyan hayalî meseleler üzerinde durmuşlar ve eserlerini bunlarla doldurmuşlardır. Her ne kadar üzerinde durulan hayalî meselelerle pratikte pek karşılaşılmadığı için, söz konusu hesaplama yöntemlerini fazla bir faydası yoksa da, bu konudaki melekenin en mükemmel şekilde elde edilmesine yardım etmesi açısından faydalıdır.</p>
<p>Ferâiz alimlerin çoğu, bu ilmin üstünülüğüne Ebû Hüreyre’den nakledilen edilen şu hadisi delil gösterirler: “Ferâiz, ilmin üçte biridir ve ilk unutulacak olanıdır.” Bir başka rivayette ise ferâizin, ilmin yarısı olduğu bildiriliyor. Bu hadisi Hafız ebû Naîm rivayet etmiştir. Ferâiz alimlerinin bu hadisi, ferâiz ilminin üstünlüğüne delil göstermeleri, hadiste geçen “ferâiz” (farzlar) kelimesini, mirastaki farz kılınan haklar (paylar) şeklinde anlamış olmalarıdır.</p>
<div>
<p>Ancak görünen o ki böyle olması, uzak bir ihtimaldir. Burada ferâiz (farzlar) ile kastedilen ibadetlerdeki, mirastaki ve diğer bütün hususlardaki yerine getirilmesi gereken farzlardır.Ferâizin, ilmin yarısı veya üçte biri olması, ancak bu yorum ile doğru bir anlama kavuşur. Çünkü mirastaki farzlar, diğer bütün şeriat ilimlerine oranla çok azdır. Diğer taraftan, ferâiz lafzının, mirasla ilgili bu ilme veya mirastaki farzlara (farz kılınan paylara) özgü kılnması, ilim dallarının ve ilmî terimlerin gelişmesiyle ortaya çıkmış bir durumdur. Yoksa bu kelime İslâm’ın ilk dönemlerinde, sözlük manasındaki genel anlamıyla-ki kesinlik ve katiyetttir- kullanılıyordu. Genel anlamıyla da, söylediğimiz gibi, bütün farzlar kastediliyordu. Zaten bu kelimenin şer’î hakikati de budur. Onun için en uygun olanı, bu kelimeye ilk dönemlerdeki anlamını vermektir. Bütün eksikliklerden uzak olan yüce Allah en iyi bilendir ve başarı O’dandır.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/feraiz-miras-ilmi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Naima</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/naima.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/naima.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Apr 2012 12:41:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarihciler]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa naima efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Naima]]></category>
		<category><![CDATA[naima hayat hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Naima kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[ünlü tarihçiler]]></category>
		<category><![CDATA[vakanüvisler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=274</guid>
		<description><![CDATA[Naima, ilk resmî vakanüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halepte doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Naima, genç yaşta İstanbula geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kaleminde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Naima memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Naima, ilk resmî vakanüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halepte doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Naima, genç yaşta İstanbula geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kaleminde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Naima memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursaya da sürüldü. Çorlulu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Naima, 1715 yılında Patrasda muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.</p>
<p>Osmanlı Tarihinde resmî olarak ilk vakanüvis olan Mustafa Naima Efendi, ilk öğrenimini doğduğu şehir olan Halepte tamamladıktan sonra, genç yaşta İstanbula geldi. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbulda Enderuna devam etti. Sonra, Dîvan katipliğinde görev aldı.<span id="more-274"></span></p>
<p>Pırıl pırıl zekası, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Naima, Kalaylı Koz Ahmet Paşanın Dîvan Efendiliğine yükseldi. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşanın hizmetine girdi. İşte, Naimayı Naima yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşanın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Naimanın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şarihul-Menarzade Ahmet Efendinin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.</p>
<p>Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Naimaya verdi. Naima, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşanın büyük takdirini kazandı.</p>
<p>Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Naimanın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser NaimaTarihi olarak bilinir. Naima Tarihine konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğunun en düşkün zamanlarına rastlar. Naima, canlı ve zarif uslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.</p>
<p>Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkanını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Naima cesaretle davranmış, hatta III. Ahmetin, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:</p>
<p>&#8220;Padişah-ı Cihanpenahın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i canistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir&#8230;&#8221;<br />
İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafanın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Naima, eserinde rahatça nakleder:<br />
Nasiyemde katib-i kudret ne yazdı bilmedüm<br />
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.</p>
<p>Naima Tarihinin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmetin korkaklığı anlatılmıştır. Naima dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşaya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:</p>
<p>&#8220;Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbula revan olsam olmaz mı?..&#8221;<br />
Naima, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Naimanın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.<br />
Naima, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren şahısların iç dünyalarına da sızarak yepyeni bir tarih edebiyatı ve sanatı ortaya koydu. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir.<br />
Naimanın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Naima Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir.<br />
Naima, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliğine kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanyaya sürüldü.<br />
Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Naima, nihayet Çorlulu Ali Paşanın izniyle İstanbula geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü.</p>
<p>Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Naimaya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı. Moranın Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendirildi. Naima 63 yaşında iken, Patrasta öldü. Patrasta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Naimanın mezarı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/naima.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devleti Çöküşüne Dair</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/osmanli-devleti-cokusune-dair.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/osmanli-devleti-cokusune-dair.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2012 20:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı çöküşü hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı çöküşü hakkında bir inceleme]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı çöküşü hakkında makale]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı çöküşüne dair]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=270</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı Devleti Çöküşüne Dair Osmanlı Devleti çöküş sürecinin sonlarına gelmişti. II. Abdülhamit Han&#8217;ın nisbeten çöküşü yavaşlatan 33 yıllık saltanatı, İttihat ve Terakki Partisi&#8217;nin entrikaları ile sona erdirilmiş, yerine 1909 yılında Sultan Reşad, V. Mehmet ünvanı ile tahta çıkarılmıştı. İlgili devletlere kısa bakış yaptığımız 1914 yılı ortalarında da Sultan Reşad&#8217;ın saltanatı devam ediyordu. Söz açılmışken, Sultan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Osmanlı Devleti Çöküşüne Dair</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti çöküş sürecinin sonlarına gelmişti. II. Abdülhamit Han&#8217;ın nisbeten çöküşü yavaşlatan 33 yıllık saltanatı, İttihat ve Terakki Partisi&#8217;nin entrikaları ile sona erdirilmiş, yerine 1909 yılında Sultan Reşad, V. Mehmet ünvanı ile tahta çıkarılmıştı.</p>
<p>İlgili devletlere kısa bakış yaptığımız 1914 yılı ortalarında da Sultan Reşad&#8217;ın saltanatı devam ediyordu. Söz açılmışken, Sultan Reşad hakkında kısa bazı malumatlar vermek olayın bütününü kavramak açısından çok faydalı olacaktır:</p>
<p>Sultan Mehmed Reşad; zekâ ve kültür itibariyle selefi olan II. Abdülhamid&#8217;le kıyas kabul etmeyecek kadar zayıftı. Saltanatı boyunca İttihad ve Terakki&#8217;nin bütün kanuni ve gayri kanuni işlerine boyun eğmeyi meşrutiyet hükümdarlığının bir gereği saymıştır. Aslında gerçek hükümdarlık II. Abdülhamid&#8217;le bitmişti. İttihatçılardan o kadar çekiniyor ve tahttan indirilmekten o kadar korkuyordu ki, onlara olduğundan daha az zekalı ve daha yumuşak görünmek için özel çaba gösteriyordu.</p>
<p>Bütün usullere aykırı olarak yarbaylıktan rütbe atlayarak paşalığa terfi ettirilen ve Harbiye Nazırı yapılan ittihatçı Enver Paşa, padişahın bu zaafından istifade ile Osmanlı Devletini habersizce Birinci Dünya Savaşına sokarak sonunu hazırlamıştır. Halbuki anayasaya göre padişahın tasdiki olmaksızın devletin savaşa sokulması veya barış imzalaması mümkün değildi. Kitabımızın konusu olan Çanakkale Cihadı da, Birinci Dünya Savaşı içinde yapılmış bir cihaddır.  <span id="more-270"></span>Dolayısıyla, Sultan Reşad, Çanakkale&#8217;de bir savaş başlamakta olduğunu sonradan öğrenmiştir. Devrin şairlerinden birisi Padişahın ağzından yazdığı şu şiiri ile durumu özetleyerek güzel bir hiciv örneği vermiştir:</p>
<p>&#8220;Haberim yoktu olup bitmiş işlerden</p>
<p>Mesneviler okuyordum, oturup ezberden</p>
<p>Bir de baktım ki haber geldi bizim Enver&#8217;den</p>
<p>Savlet etmişti Çanakkale&#8217;ye bâhru berden</p>
<p>Ehli İslâmın iki hasmı kavisi birden.&#8221;</p>
<p>Metin Hasırcı / Bir Başka açıdan Çanakkale</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/osmanli-devleti-cokusune-dair.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Mezar Taşları</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/osmanli-mezar-taslari.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/osmanli-mezar-taslari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 17:25:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osmanlı Kültür ve Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı kültüründe mezarlar]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı mezar kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı mezar taşları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=268</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlı Mezar Taşları Osmanlı Mezar taşları özellikleri Osmanlı Mezarlıkları Osmanlı Kültür ve medeniyeti Başta İstanbul olmak üzere, cadde ve sokakları ile hâlâ Osmanlı kokan hangi şehre uğrasanız, yolların kıyılarında ilginç mezar taşlarına sahip mezarlıklar görürsünüz. Günümüzde olduğu gibi, bu mezarlıklar şehrin dışında değildir, bilâkis şehir ile iç içedir. Bu mezarlıklar birçok yabancı seyyahı şaşırtan hâliyle, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Mezar Taşları Osmanlı Mezar taşları özellikleri Osmanlı Mezarlıkları Osmanlı Kültür ve medeniyeti</p>
<p><em><em>Başta İstanbul olmak üzere, cadde ve sokakları ile hâlâ Osmanlı kokan hangi şehre uğrasanız, yolların kıyılarında ilginç mezar taşlarına sahip mezarlıklar görürsünüz. Günümüzde olduğu gibi, bu mezarlıklar şehrin dışında değildir, bilâkis şehir ile iç içedir. Bu mezarlıklar birçok yabancı seyyahı şaşırtan hâliyle, şehrin en güzel yerlerine kurulmuştur.</p>
<p>Ünlü Fransız yazar ve seyyah Gerard de Nerval, İstanbul mezarlıkları hakkında şunları söylüyor: &#8220;Boğaz&#8217;da son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe ihtiyaç yok sanırım. İstanbul&#8217;un bütün güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayâletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezar taşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii, sosyal seviyesini veya mezarın yapılış tarihini belli ediyor. Bazı mezar taşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu Yeniçeri mezarlarına ait. Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda, baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler.&#8221; <span id="more-268"></span></p>
<p>Osmanlı mezarlıkları, çevrelerinde yaşayan insanlara sanki bu dünyanın geçiciliğini fısıldamaktadır. Osmanlı toplumunda hayat ölülerle o kadar iç içedir ki, insanlar evlerinin önündeki bahçeye, yahut her gün gittikleri caminin bir köşesine bile gömülebilmektedir. İstanbul Karacaahmet, Eyüp veya Edirnekapı Mezarlıklarının etrafındaki duvarlar, 1950&#8242;lerden sonra örülmüştür. Osmanlı genelinde mezarlıkları çevreleyen duvar yoktur. Herkes rahatlıkla bu mezarların arasından geçebilmekte, bilhassa hanımlar, çocukları ve komşuları ile müsait bir mezarlık sahasında, bir ikindi sohbeti yapabilmektedir. Bunlarla Osmanlı insanının hedeflediği şey, dünyanın geçiciliğini hatırlatan nasihati hep göz önünde tutmak ve öldükten sonra kendilerine dua edebilecek insanlara kendilerini daha iyi gösterebilmektir. Bu yüzdendir ki, Osmanlı mezarlıklarında mezar taşı yazıları çoğunlukla yola bakmaktadır. Karacaahmet mezarlığında olduğu şekliyle, eğer bir kişi kendisine, mezarlığın yol kenarına bakan kısmında bir yer bulamamışsa, asıl mezarı içeride olduğu halde, mezar taşının bir nümunesini yol kenarına diktirebiliyordu. Böylece yoldan geçenler, bu mezar taşlarını okuyabiliyor ve bu kişilere ismen dua edebiliyordu.</p>
<p>Osmanlı mezar taşları o kadar sanatlıdır ki, bu mezarlıkları birer açık hava müzesi olarak görebiliriz. Gerard de Nerval&#8217;in yukarıda belirttiği gibi, Osmanlı mezar taşlarının başlarındaki serpuşlardan, üzerlerindeki desenlere kadar birçok işaret, o mezarlarda yatanlar hakkında bize bilgi vermektedir.</em></em></p>
<p><em>Mezar taşının başında bir başlık varsa, bu bir erkeğe aittir. Hanımların mezar taşları ise, bir kadının incelik ve letâfetini en güzel şekilde ortaya koyan çiçeklerle süslüdür. Osmanlı hanımları günlük hayatta hotoz taktıkları için, hotoz başlıklı mezar taşları da görmek mümkündür. Bu hotozun altında, hanımların alınlarına yahut boyunlarına taktıkları altın sıralı kolye ve alınlıklar aynen mezar taşlarına işlenmiştir.</p>
<p>Günümüzde bir hanım, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuyorsa, Osmanlı&#8217;da da, genç yaşta, evlenemeden ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, bu mezarların ayak taşına kırılmış bir gül goncası işlenmektedir. Bazı hanımların mezar taşlarında ise; yıldız şeklinde bir arma bulunmaktadır.</p>
<p>Hanımların mezar taşları bu şekilde gruplandırılırken, erkeklerin mezar taşları daha çeşitlidir. Çünkü erkeklerin mezar taşlarında bulunan başlıklar, mezar sahibinin meslek ve meşrebine göre yapılmaktadır. Bu mezar taşı başlıklarını kendi içlerinde en sâde şekliyle; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dörde ayırabiliriz. Erken dönem Osmanlı mezar taşlarında, sarıklı başlık hemen hiç görülmezdi. Sarıklı mezar taşlarının ilk örneklerinde, kalın ve yukarıdan aşağıya dilimli sarıklarda, içerideki başlığın sivri tepesi az da olsa görülürdü. Daha çok 16. yy&#8217;da kullanılan bu sarık çeşidini, Eyüp&#8217;te Sokullu Mehmet Paşa Türbesi&#8217;ndeki birçok mezar taşında görmek mümkündür. Mezar taşlarındaki sarıkların bir başka çeşidi ise, çapraz dilimli sarıklardır. Minyatürlerde, Çelebi Mehmet ve Fatih&#8217;in de giydiğini gördüğümüz bu sarık, kalın ve ensiz bir şekilde sarılmaktadır. Sarıklı mezar taşlarının son örneği olan kafes dilimli sarıklarda ise, içerideki başlık daha çok görülmektedir. Bu başlıklarda alttan itibaren yarısına kadar sarık kumaşı kafes oluşturacak şekilde çapraz sarılmaktadır. Bu tarz sarıkları daha çok müderrisler ve defter emini <acronym title="vBulletin">vb</acronym>. vazifeliler giymektedir.</em></p>
<p><em>Osmanlı mezarlıklarında 17. yy sonrasında daha çok gördüğümüz diğer bir başlık çeşidi ise, kavuklardır. Normal hayatta dış yüzü çuhadan, içi bez astar ile kaplı ve arasına pamuk tepilen bu başlıkların üzerine, farklı desenler oluşturacak şekilde dikim yapılmaktadır. Kavukları, sarıklardan ayıran yegâne özellik, sarığın sarıldığı iç başlığın büyük bir kısmının görülebiliyor olmasıdır. Bu sebeple de, iç başlık bir hayli süslü olarak hazırlanmaktadır.</p>
<p>Kavuklu mezar taşlarının tipik örneklerinden biri, çubuk başlıklı olanlardır. İçeride bulunan başlıkta, yukarıdan aşağıya doğru kalın çizgiler bulunur, bunları daha çok orta dereceli memurlar giymekteydi. Bunun diğer çeşidinde ise, içerideki başlık baklava dilimlerine sahiptir.</p>
<p>Kavuklu mezar taşlarında, sarıkları yanlardan şişkinlik yapacak derecede olan bir tür vardır ki, bu tarz kavukları, daha çok saraylılar tercih ediyordu. Bunlar da kendi içlerinde, çubuk başlıklı ve kafes dilimli kavuklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Surname adlı eser incelendiğinde birçok görevlinin bu tarz başlıklar taktıkları görülecektir.</em></p>
<p><em>Mezarlıklarda görülen en ihtişamlı kavuk, kallâvi kavuk dediğimiz büyük boyutlu, aşağıdan yukarıya daralan türdür. Kallâvi kavuklar, Osmanlı yönetiminde sadrazam, kubbealtı vezirleri ve kaptanı derya tarafından kullanılmaktaydı. İstanbul Vezneciler&#8217;de, Şehzadebaşı Camii yanında, kendi yaptırdığı Daru&#8217;l-Hadis&#8217;in hâziresinde yatan Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın mezar taşı örnek gösterilebilir.</p>
<p>Mezar taşlarındaki başlıkların, kişilerin meslekleri yanında meşrepleri hakkında da bilgi vermesi, cemiyetteki hoşgörü ve inanca saygının bir ifadesiydi. Osmanlı toplumunda insanlar, inanç ve meşreplerine göre farklı başlıklar giyebiliyordu. Bir tekke veya zâviyede vazifeli şahıs, vazifesine uygun başlığı giyerken; farklı bir işle uğraşanlar ise, meşreplerini ortaya koyacak işaretleri mezar taşlarına yansıtıyordu. Meselâ Mevlevilerin uzun külâhları mezar taşlarına da yansırdı. İstanbul&#8217;daki Mevlevihânelerde yüzlerce külâhlı mezar taşı görülmektedir. Mevleviliğe bağlı olduğu halde başka bir mesleğe sahip kişiler ise, mezar taşlarında mesleği ile ilgili başlık taşırken, taşın karnına bir Mevlevi sikkesi kazıtabiliyordu.</p>
<p>Birçok tarikatin bu mânâda hususî işareti vardı. Meselâ; Nakşibendilerin mezar taşlarında, Nakşî yıldızı denen süslemeyi çokça görmek mümkündür. Süleymâniye&#8217;deki Nakşîlere ait mezar taşları, bunların en güzel örneklerindendir. Bazı meşrepler de vardı ki, kendilerini belli etmezdi. Bunların en meşhurları Melâmilerdir. Bir Melâmi, kendisine &#8220;başsız ayaksız&#8221; diyerek, mezar taşında kesinlikle başlık bulundurmazdı.</p>
<p>Osmanlı mezar taşlarında en çok görülen başlık türü festir. Kuzey Afrika&#8217;da bir hayli yaygın olan fes, İkinci Mahmud&#8217;un giyimde yenileşmeye gitmesi üzerine, Osmanlı halkı ve ordusu tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönem sonrasında da, mezarlıklarda fesli mezar taşları görülmeye başlanmıştır. Bu taşlar kendi aralarında dörde ayrılır.</p>
<p>Fesli mezar taşlarının en ihtişamlıları, İkinci Mahmud döneminde kullanılan feslerdir ki, bunlara Mahmudî fes denmektedir. Bu feslerin üst kısımları alt kısımlarından daha genişti. Alışılmış fes tarzının dışında, birden fazla püskülü vardı. İkinci Mahmud&#8217;un, her yerinden püskül sarkan fes kullandığı bilinir. Feslerdeki püskül fazla olunca, çevrede püskül tarayan çocuklar ortaya çıkmıştı. Bu ilk kullanılan fesler sadece kırmızı değil, mavi de olabiliyordu.</p>
<p>İkinci Mahmud&#8217;un küçük oğlu Sultan Abdülaziz döneminde, üst kısmı gâyet dar ve basık, kısa fesler ortaya çıktı. Padişah da bu tarz fesi kullanınca, devrin modası haline geldi. Bu şekildeki feslere Azizî fes denir.</p>
<p>Sultan İkinci Abdülhamid döneminde, üst kısmı alt kısmından daha dar, fakat Azizî fese göre bir hayli yüksek fes çeşidi kullanılmış ve bu tip fese Hamîdî fes denmiştir.</p>
<p>Feslerin son bir çeşidi, üzerlerine yine sarık sarılan ve daha çok câmi hocalarının ve dervişlerin tercih ettiği tarzdır. Bugün de imamlar bu tarz başlıklar giymektedir.</p>
<p>Osmanlı mezar taşlarının en ilginçlerinden biri de lâhana başlı mezar taşlarıdır. Bu mezar taşlarının başlarında ve ayak taşlarında birer lâhana şekli bulunmaktadır. Çünkü burada yatan kişi, Osmanlı&#8217;nın meşhur takımlarından lâhanacıların ya bir üyesi veya üyesinin yakınıdır. Lâhanacıların ünü Çelebi Mehmet dönemine kadar gitmektedir. Padişah Amasya&#8217;da sancak beyliği yaparken, Amasyalı bir grup ile Merzifonlu bir grubun karşılaştığı cirit müsabakasını seyretmektedir. Amasyalılar lâhanaları meşhur olduğu için takımlarına lâhanacı, Merzifonlular da bamyalarından dolayı kendilerine bamyacı demişlerdir. Bu iki takımın adları unutulmaz, Osmanlı&#8217;nın sportif faaliyetlerinde takımlar bamyacı ve lâhanacı adlarını alır. Bu takımlardaki şahıslar öldüklerinde, mezar taşlarına bu amblemlerin konması âdet olmuştur.</em></p>
<p><em>Osmanlı mezarlıklarında yatan kişinin mesleğini, mezar taşının üzerindeki işaretlerden de anlamak mümkündür. Meselâ bir denizcinin mezar taşında; çapa, gemi direği ve yelken bezi; bir kâtibinkinde ise, hokka ve kalem görebilirsiniz.</p>
<p>Bu mezarlıklarda yazısız taşlar da vardır. Bunlar cellâtlara ait mezarlardır. Cellâtlar her ne kadar vazifelerini mahkeme kararına bağlı olarak yapsalar da, birileri tarafından bedduaya uğramamak için, mezar taşlarına isimlerini yazdırmıyorlardı.</p>
<p>Mezar taşları ile ilgili son bir teferruat, taşın yapıldığı dönemde kendisine nakşedilen bir hususiyetle değil; taşa sonradan verilen bir şekille ilgilidir. Osmanlı mezarlıklarında bazı mezar taşlarının başları kırıktır. Bu tarz mezar taşlarının çoğunluğu Yeniçeri mezarlarıdır. Üçüncü Murad döneminden sonra bozulmaya başlayan Yeniçeri Ocağı, İkinci Mahmud döneminde Vakayı Hayriye ile kaldırılmış, Yeniçerileri hatırlatan ne varsa tahrip edilmiştir. Bu tahripten, mezar taşları da nasiplenmiştir. Bugün İstanbul&#8217;da, Yeniçerilere ait sağlam mezar taşı görebileceğimiz çok az yer vardır. Bu yerlerden biri Üsküdar&#8217;daki Ayazma Camii&#8217;nin bahçesidir.</p>
<p>Görüldüğü üzere Osmanlılar, mezar taşlarında da kılı kırk yaran bir sanat örneği göstermiştir. Osmanlı mezar taşları, bir mezar taşı olmasının ötesinde, Osmanlı&#8217;nın hayat anlayışını ve mümince duruşunu gösterir. Ki bundan olsa gerek, sadece bu mezar taşlarını görüp İslâm&#8217;ı tercih edenler olmuştur. Mezar taşlarındaki incelik ve derinlik, Osmanlı&#8217;nın sadece savaşçı bir devlet olduğu iddiasını da çürütüyor.</em><em></em><em></em><em></em><em><em></em></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/osmanli-mezar-taslari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mihrimah Sultan Cami Ve Hikayesi</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/mihrimah-sultan-cami-ve-hikayesi.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/mihrimah-sultan-cami-ve-hikayesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 17:20:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[Osmanlı Kültür ve Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[mihrimah sultan]]></category>
		<category><![CDATA[mihrimah sultan camisi]]></category>
		<category><![CDATA[mihrimah sultan kimdir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=266</guid>
		<description><![CDATA[Mihrimah Sultan Mihrimah Sultan Camisi Mihrimah Sultan Edirnekapı Cami Mihrimah Sultan Camisi Akıllara ziyan bir hesaplama ve MUHTEŞEM AŞK Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi &#8230;onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Padişah [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mihrimah Sultan Mihrimah Sultan Camisi Mihrimah Sultan Edirnekapı Cami Mihrimah Sultan Camisi</p>
<p><span style="color: black;"><span style="font-size: medium;"><em><strong>Akıllara ziyan bir hesaplama ve MUHTEŞEM AŞK</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi &#8230;onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.<br />
Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.<span id="more-266"></span><br />
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.<br />
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.</p>
<p>Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.</p>
<p>Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.</p>
<p>Göreceğiniz manzaraysa şudur :</p>
<p>Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır &#8230;.<br />
</strong></em></span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/mihrimah-sultan-cami-ve-hikayesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletin Şehirlerden Daha Eski Olduğu, Şehirlerin İse Devletlerin İkinci Aşaması Olarak Ortaya Çıktığı Hakkında</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/devletin-sehirlerden-daha-eski-oldugu-sehirlerin-ise-devletlerin-ikinci-asamasi-olarak-ortaya-ciktigi-hakkinda.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/devletin-sehirlerden-daha-eski-oldugu-sehirlerin-ise-devletlerin-ikinci-asamasi-olarak-ortaya-ciktigi-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 12:28:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilikte şehirleşme]]></category>
		<category><![CDATA[devlet ve şehirleşme]]></category>
		<category><![CDATA[islam taihinde şehirleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=259</guid>
		<description><![CDATA[Bunun açıklaması şöyledir: Daha önce söylediğimiz gibi, binaların ve kentlerin inşa edilmesi, bolluk ve refahın getirdiği medenileşme ve uygarlaşmanın özelliklerinden biridir. Bu ise bedevilik ve bedevi yaşam tarzından sonra gelir. Aynı şekilde şehirler ve kentler, büyük binaların ve yapıların olduğu yerlerdir. Bunlar ise (az sayıda ve) belirli kişilerin ortaya koyacağı şeyler olmayıp, büyük bir işbirliğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bunun açıklaması şöyledir: Daha önce söylediğimiz gibi, binaların ve kentlerin inşa edilmesi, bolluk ve refahın getirdiği medenileşme ve uygarlaşmanın özelliklerinden biridir. Bu ise bedevilik ve bedevi yaşam tarzından sonra gelir. Aynı şekilde şehirler ve kentler, büyük binaların ve yapıların olduğu yerlerdir. Bunlar ise (az sayıda ve) belirli kişilerin ortaya koyacağı şeyler olmayıp, büyük bir işbirliğini ve yardımlaşmayı gerektiren, genel (ve kalabalık) kesimler tarafından ortaya konabilecek eserlerdir. Ancak bu işler, herkes tarafından mecburi ve kaçınılmaz işlerden görülmediği için, onları bu tür eserler koymaya zorlayacak bir iç eğilim yoktur. Aksine bunun için onların dışardan, devlet sopasıyla zorlanması veya üstesinden ancak devletin gelebileceği bol mükafatlar ve ücretlerle teşvik edilmesi gerekir. Dolayısıyla kentleşme ve şehirleşme için mutlaka devlete ve hükümdarlığa ihtiyaç vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şehir, onu planlayıp kuranın bakış açısına, bulunduğu yerdeki iklim ve coğrafi şartların gereklerine göre kurulup tamamlandıktan sonra, içinde yer aldığı devletin ömrü, kısa olursa, devletin sona ermesiyle şehirde de hayat durur, umran geriler ve şehir harap olur. Ancak devletin ömrü uzun olursa, şehirde fabrikalar kurulmaya, geniş ve görkemli evler inşa edilmeye devam eder, çarşılar, sokaklar büyür ve sonuçta Bağdat ve benzeri şehirlerde olduğu gibi şehrin kapladığı alan geniş bir mesafeye yayılır.<span id="more-259"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hatîb Bağdadî &#8220;Tarih&#8221;inde, Me&#8217;mun döneminde Bağdat&#8217;taki hamamların sayısının altmış beş bine ulaştığını söylüyor. Bu dönemde Bağdat, birbirine bitişik  ve yakın olan kırktan fazla kent ve kasabayı içine alıyordu. Onun için yerleşim birimlerinin aşırı derecedeki büyüklüğünden dolayı, tek bir sur tarafından çevrilecek bir şehir durumunda değildi. İslam milleti içinde yer alan Kayravân, Kurtuba, Mehdiyye ve bize ulaştığına göre çağımızda da Kahire&#8217;nin durumu böyledir.</p>
<p>Bu şehirlerin, onları kuran devletlerin yıkılmasından sonra ki durumlarına gelince: Eğer bu şehirlerin etrafındaki veya yakın bölgelerindeki dağlıklar ve ovalarda, (insan kaynakları yönünden) sürekli olarak kendilerini besleyecek umranın bulunduğu bâdiyeler varsa, bunlar o şehirlerin varlıklarını korumalarını ve devletin yıkılmasından sonra da yaşamaya devam etmelerini sağlar. Nitekim etraflarındaki dağlık bölgelerde (insan kaaynakları yönünden) kendilerini besleyecek umranın bulunduğu Mağrib&#8217;teki Fas ve Bicâye&#8217;nin doğuda Acem Irak&#8217;ının durumu buna örnektir. Çünkü bedevi haalkların kazanç, zenginlik ve bollukta ulaşabilecekleri en ileri seviyeye ulaşmaları, -insanın tabiatı gereği- onları rahat ve huzurlu bir hayata yönlendirir. Sonuçta bu insanlar şehirlere ve kentlere yerleşirler ve buralarda uysallaşıp medenileşirler. (böylece şehir var olmaya ve yaşamaya devam eder.)</p>
<p>Ancak eğer bu şehirlerin, civar bölgelerdeki badiyelerden gelecek ve umranın sürekliliğini sağlayacak insan kaynakları yoksa, devletin yıkılmasıyla bu şehirlerin yapısı bozulur, kendisini koruyacak güç ortadan kalktığı için umran yavaş yavaş dağılıp eksilir ve nihayet tamamen ortadan kalkarak şehir harap olur. Doğuda Mısır, Bağdat, Kûfe, Mağrib&#8217;de ise Kayravân, Mehdiyye ve Hammâd oğullarının kalesi bu duruma örnektir.</p>
<p>Bazen de bir şehri kuran devletin yıkılmasından sonra, başka bir devlet o şehri devletinin merkezi ve başkenti edinir ve kendisine yeni bir şehir kurmaktan kurtulur. Böylece bu yeni devlet o şehrin yapısını korur ve devletin güçlenip zenginleşmesiyle, şehirdeki binaların ve fabrikaların sayısı artar. Bu şekilde şehir ömrüne bir ömür daha katar. Çağımızda Fas ve Kahire&#8217;nin durumu buna örnektir. Bütün eksikliklerden uzak olano yüce Allah en iyisini bilir ve başarı O&#8217;ndandır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/devletin-sehirlerden-daha-eski-oldugu-sehirlerin-ise-devletlerin-ikinci-asamasi-olarak-ortaya-ciktigi-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neseplerin Nasıl Karıştığı Hakkında</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/neseplerin-nasil-karistigi-hakkinda.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/neseplerin-nasil-karistigi-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2012 10:46:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[meshepler]]></category>
		<category><![CDATA[münzir kabilesi]]></category>
		<category><![CDATA[neseplerin karısması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=256</guid>
		<description><![CDATA[Bil ki, bir nesebe mensup olan biri, yakın oluşundan, bir anlaşmadan veya dostluktan dolayı ya da kavmi içinde işlediği bir suçun cezasından kaçmak için başka bir nesebe mensup olanların yanına giderse, artık gittiği o kavmin nesebi ile çağrılacağı, onlardan biri olarak kabul edileceği ve bunun bir sonucu olarak yardım, intikam, diyet ve bunlar gibi diğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bil ki, bir nesebe mensup olan biri, yakın oluşundan, bir anlaşmadan veya dostluktan dolayı ya da kavmi içinde işlediği bir suçun cezasından kaçmak için başka bir nesebe mensup olanların yanına giderse, artık gittiği o kavmin nesebi ile çağrılacağı, onlardan biri olarak kabul edileceği ve bunun bir sonucu olarak yardım, intikam, diyet ve bunlar gibi diğer hususlarda onlarla aynı kaderi paylaşacağı açıktır. O nesebe bağlı olmanın sonuçlarının bu kişi için de geçerli olması, snaki onun bu nesepten biri olarak kabul edildiğinin alâmetidir. Çünkü birinin o nesepten ya da bu nesepten olması, ancak onlar için geçerli olan hâl ve şartlara tâbi olmakla ifade eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra, aradan uzun bir zaman geçmesi ve bunu bilenlerin yok olup gitmesiyle belki de bu kişinin ilk nesebi insanların çoğuna gizli kalır. Hem cahiliye döneminde hem de islâm geldikten sonra, Araplar ve acemler arasında, insanlar bir kabileden bir başka kabileye giderek onlarla <span id="more-256"></span>bütünleşip onlardan biri olmaya devam etmiştir. İnsanların <strong>Münzir kabilesi</strong>nin ve diğerlerinin nesepleri hakkındaki anlaşmazlıklarına dikkat edersen, bu husus senin için biraz aydınlığa kavuşur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunun örneklerinden biri de, Becîle kabilesinin, <strong>Arcefe</strong> bin Herseme ile ilgili tutumudur. Hz. Ömer, Arcefe&#8217;yi onlara emir tayin etmek isteyince onlar Arcefe&#8217;nin aslen kendi neseplerinden olmadığını, kendilerine sonradan katıldığını söylemişler ve onun yerine Cerir&#8217;i emir tayin etmesini istemişlerdir. Hz. Ömer durumu Arcefe&#8217;den sormuş ve o da şöyle demiştir: &#8220;Doğru söylüyorlar ey Mü&#8217;minlerin Emiri. Ben esasen Ezd kabilesindenim. Kendi kabilem içinde bir cinayet işledim ve bunlara katıldım.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arcefe&#8217;nin Becile kabilesine nasıl karıştığına ve onların başkanlığına aday olacak ölçüde nasıl onların özelliklerine bürünüp onların nesebi ile çağrıldığına dikkat et. Şayet daha uzun bir zaman geçmiş olsaydı ve onun kabileye sonradan katılma biri olduğunu bilenler mevcut olmasaydı başkanlığa da gelirdi. Allah&#8217;ın yarattıklarındaki sırrı dikkat et ve üzerinde düşün. Nimetli, lütfu ve keremi ile doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Haldun / Mukaddime</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/neseplerin-nasil-karistigi-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Devletin Bölünüp İki Devlete Ayrılması Hakkında</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/bir-devletin-bolunup-iki-devlete-ayrilmasi-hakkinda.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/bir-devletin-bolunup-iki-devlete-ayrilmasi-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Mar 2012 21:20:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bir devletin bölünmesi]]></category>
		<category><![CDATA[devletin ikiye bölünmesi]]></category>
		<category><![CDATA[devletler nasıl bölünürler]]></category>
		<category><![CDATA[devletler niye ikiye bölünür]]></category>
		<category><![CDATA[devletlerde bölünme]]></category>
		<category><![CDATA[ibni halduna göre devletin bölünmesi]]></category>
		<category><![CDATA[islam tarihinde devlet bölünmesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=252</guid>
		<description><![CDATA[Bil ki, devletin ihtiyarlık çağına girdiğinin alametlerinden birincisi, devletin bölünmesidir. Bunun sebebi şudur: Devlet güçlenip, refah ve zenginlikte son haddine ulaştıktan ve devlet başkanı iktidarı tek başına ele aldıktan sonra, başkalarının iktidara ortak olmasını engellemek ister. Bunun için -kendi makamına aday olacağından şüphelendiği yakınları ortadan kaldırmak gibi- iktidarını kaybetmemek ve paylaşmamak için gerekli gördüğü tedbirleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bil ki, devletin ihtiyarlık çağına girdiğinin alametlerinden birincisi, devletin bölünmesidir. Bunun sebebi şudur: Devlet güçlenip, refah ve zenginlikte son haddine ulaştıktan ve devlet başkanı iktidarı tek başına ele aldıktan sonra, başkalarının iktidara ortak olmasını engellemek ister. Bunun için -kendi makamına aday olacağından şüphelendiği yakınları ortadan kaldırmak gibi- iktidarını kaybetmemek ve paylaşmamak için gerekli gördüğü tedbirleri alır.</p>
<p>Yönetimde ona ortak olan yakınları da hayatları konusunda endişeye kapılarak uzak bölgelere çekilirler ve kendilerine katılanlarla birlikte toplanıp bir güç oluştururlar. Sonra devlet zayıflayıp, sınırları o uzak bölgelerden itibaren daralmaya ve o bölgeye çekilmiş olan kişi de orada hakimiyetini tesis etmeye başlar. Devletin zayıflayııp merkeze doğru gerilemesiyle, o kişinin durumu güçlenir ve sonunda devlet bölünür veya bölünme aşamasına gelir.<span id="more-252"></span></p>
<p>Arap islam devletinin durumu buna örnektir. Başlangıçta kuvvetli ve birlik içindeydiler, ülkelerinin sınırları genişti ve Abdulmenaf oğulları asabiyeti, Mudar&#8217;ın diğer bütün asabiyetlerine üstündü. Onun için bu dönemde hiçbir kavim onlara muhalefete etmemiştir. Sadece bidat davaları uğruna seve seve ölüme giden hariciler bunun istisnasını teşkil eder. Ki onların davası da iktidar veya başkanlık davası değildi. Zaten güçlü ve kalabalık bir asabiyete sahip olmadıkları için de hedeflerine ulaşamamışlardır.</p>
<p>Sonra yönetim Emevilerden çıkıp Abbasilere geçti. Bu dönemde Arap devleti, üstünlük ve refah noktasında son sınırlarına ulaştı ve bu durum en uzak bölgelerden itibaren devletin sınırlarının daralmasına yol açtı. (Emevi sülalesinden olan) Abdurrahman Dâhil, (Abbasilerin elinden kurtularak) İslam devletinin en uzak bölgesi olan Endülüs&#8217;e geçti, orada yeni bir devlet kurarak, orayı ana devletten kopardı. Böylece bir olan devlet, iki ayrı devlete ayrılmış oldu.</p>
<p>Aynı şekilde İdris de Mağrib&#8217;e gidip orada kendi yönetimini kurdu. Sonra Urbe, Magile ve Zenate gibi Berberi kabileleri İdris&#8217;in oğlunu başlarına emir olarak seçtiler. Böylece İslam devletinin batıdaki iki bölgesinde (Endülüs ve Mağrib&#8217;te) ayrı devletler kurulmuş oldu. Bundan sonra da devlet küçülmeye devam etti. Ağleb oğulları, Abbasilere itaati bırakıp başkaldırdılar.</p>
<p>Sonra şiiler de devlete isyan etti. Kutâme ve Sinhâcelerin de şiileri desteklemesiyle, önce Afrika ve Mağrib&#8217;e, sonra da Mısır, Şam ve Hicaz&#8217;a hakim oldular. Böylece devlet ikinci kez iki devlete ayrıldı. Sonuçta ortaya üç devlet çıktı: (1)- Aslını ve maddesini İslam&#8217;ın teşkil ettiği Arapların yaşadığı merkez bölgedeki Abbasi devleti. (2)- Doğudaki hükümdarlıklarının ve halifeliklerinin Endülüs&#8217;te yeniden kurulan Emevi devleti. (3)- Afrika, Mısır, Şam ve Hicaz&#8217;daki Ubeydiyyin devleti. Bu devletlerin tamamı, aynı anda veya birbirine yakın zamanlarda yıkılana kadar durum bu şekilde devam etti.</p>
<p>Abbasi devleti bundan sonra da bir çok devlete bölündü: Maveraünnehir ve Horasan&#8217;da Saman oğulları, Deylem ve Taberistan&#8217;da Aleviler devlet kurdular. Deylem&#8217;de alevi devletinin kurulması, deylemlilerin Arap ve acem Irak&#8217;ı ve Bağdat&#8217;ı ele geçirip halifeleri hakimiyetleri altına almalarına yol açtı. Sonra Selçuklular geldi ve bütün bu bölgeleri ele geçirdiler. Sonra bilindiği gibi, büyük bir güce ulaştıktan sonra onların devleti de bölündü.</p>
<p>Bâdis bin Mansur zamanında en güçlü dönemine ulaşan Mağrib ve Afrika&#8217;daki Sinhâce devleti için de aynı durum geçerlidir. Bâdis bin Mansur&#8217;a, amcası Hammad baş kaldırmış ve Evrâs dağı ile Tilmisan ve Melviye bölgeleri arasında kalan arap topraklarını ele geçirip, oraları devletten koparmıştır. Sonra Kütâme dağının vadiyi kesen yerine bir kale yaptırmış ve o kaleden harekete geçerek, Sinhâcelerin merkezi olan Titrâ dağının eteğindeki Eşir&#8217;i ele geçirmiştir. Böylece Bâdis oğulları hükümdarlığından ayrı bir hükümdarlık kurmuştur. Bâdis oğulları ise Kayravan ve civar bölgelerde hüküm sürmüştür. Bu durum, her iki devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.</p>
<p>Muvahhidin devletinin başına gelenler de farklı değildir. Devlet zayıflayıp sınırları küçülmeye başlayınca, Ebû Hafs oğulları Afrika&#8217;da isyan edip orayı ele geçirdiler ve orada yeni bir devlet kurdular. Sonra devlet en geniş sınırlarına ulaştığında, dördüncü halifeleri olan Sultan Ebû İshak İbrahim&#8217;in oğlu Emir Ebu Zekeriya Yahya ülkenin batı topraklarını ele geçirip, Bicâye, Kusantine ve civar bölgelerde ayrı bir devlet kurdu. Oğulları ise devleti ikiye böldü. Ebû Zekeriya Yahya oğulları devletin Tunus&#8217;taki merkezini de ele geçirdiler. Ardından devlet bunların torunları arasında bölündü ve bazıları diğerlerine hakim oldular.</p>
<p>Bazen devlet ikiye veya üçe bölünür, hatta yeni kurulan devletlere hükümdarla aynı kavimden olmayan kimseler bile sahip olabilir. Endülüs&#8217;te Tavaif hükümdarlarının, Doğuda acem hükümdarlarının ve Afrika&#8217;da Sinhace hükümdarlarının durumu buna örnektir. Devletin son döneminde, herr bölgede isyanlar patlak vermiş ve her bölge bağımsızlığını ilan etmiştir. İleride değineceğimiz gibi, çağımızdan kısa bir süre önce Afrika&#8217;daki Cerid ve Zâb devletlerinin başına da aynı şey gelmiştir.</p>
<p>Evet, bütün devletlerin durumu böyledir. İçine daldıkları bolluk ve lüks sonucu kaçınılmaz olarak ihtiyarlık çağına girerler, güçleri zayıflar ve ülke iktidar soyundan gelenler arasında veya devlet içinde gücü ele geçirenler arasında bölünür. Allah yeryüzünün ve yeryüzündekilerin varisidir.</p>
<p>İbn-i Haldun / Mukaddime</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/bir-devletin-bolunup-iki-devlete-ayrilmasi-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bedevîlerin Hayır ve İyiliğe Şehirlilerden Daha Yakın Olmaları Hakkında</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/bedevilerin-hayir-ve-iyilige-sehirlilerden-daha-yakin-olmalari-hakkinda.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/bedevilerin-hayir-ve-iyilige-sehirlilerden-daha-yakin-olmalari-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Mar 2012 21:44:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[bedevi kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilerin hayır yapma anlayışları]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilerin hayır yapmaya yakın olmaları]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilerin iyiliğe yakın olmaları]]></category>
		<category><![CDATA[bedevilikte yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[islam ve bedevilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=245</guid>
		<description><![CDATA[Bunun sebebi ise insan nefsinin, ilk fıtratı üzeri olmaya devam ettiği sürece, (bozulmamış bu ilk) fıtratının iyi ve kötü olarak bilip alıştığı şeyleri kabule hazır oluşudur. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Her doğan, (İslam) fıtratı üzere doğra. Sonra ana-babası onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.” Nefsin iki ahlaktan (iyilik ve kötülükten) birine yaklaşması oranında diğerinden uzaklaşır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bunun sebebi ise insan nefsinin, ilk fıtratı üzeri olmaya devam ettiği sürece, (bozulmamış bu ilk) fıtratının iyi ve kötü olarak bilip alıştığı şeyleri kabule hazır oluşudur. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Her doğan, (İslam) fıtratı üzere doğra. Sonra ana-babası onu Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.” Nefsin iki ahlaktan (iyilik ve kötülükten) birine yaklaşması oranında diğerinden uzaklaşır ve artık onu elde etmesi zorlaşır. Kişinin nefsi, iyiliğe ve hayra götürecek şeylere alışıp yönelirse ve bu hâl onda bir meleke haline gelirse, kötülüklerden uzaklaşır ve onun için kötülüğe götürecek yollar zorlaşır. Kötülüğe alışıp yönelenler için de aynı şey geçerlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şehirliler bu dünyanın nimetlerine aşırı meylettiklerinden, zevk ve eğlencelerle çok meşgul olduklarından ve şehvetlerini tatmin etmeye yöneldiklerinden zamanla nefisleri kirlenmiş ve bu kirlilik oranında da iyi ve hayırlı şeylerden uzaklaşmışlardır. Hatta utanma duyguları bile gitmiştir. Bir çoğunun meclislerde, büyüklerin arasında ve mahremlerinin yanında son derece çirkin küfürler ettiğini ve utanma duygusunun onları artık bu gibi çirkin davranışlardan alıkoyamadığını görürsün. Çünkü sözlü ve fiili olarak yapageldikleri çirkin ve kötü şeyler onları buna iyice alıştırmıştır.<span id="more-245"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her ne kadar bedeviler de dünyaya yöneliyorlarsa da, bu, şehirliler gibi bolluk ve lüks içinde yaşayıp zevklerini ve şehvetlerini tatmin edecekleri imkanları elde etmek için değil, zaruri ihtiyaçlarını karşılayacakları oranda olmaktadır. İşlerindeki ve muamelelerindeki alışkanlıklar da yine bu oranda olmaktadır. Dolayısıyla onlardaki kötülükler ve sevilmeyen alışkanlıklar şehirlilere göre çok daha az olmaktadır. Bunun bir sonucu olarak bedeviler (bozulmamış) ilk fıtratlarına daha yakındırlar ve kötü çirkin şeylerin çok fazla işlenmesiyle oluşan, kötülüğün giderek bir “meleke” haline gelmesi durumundan da uzaktırlar. Yine kötü alışkanlıklardan kurtulmaları da şehirlilere göre daha kolay olmaktadır. Bu husus çok açıktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bu söylenenler ile, şehir yaşamının toplumsal yaşamın son noktası –ve artık bozulmaya döndüğü yer- olduğu, yani kötülüğün nihai noktası ve iyiliğe en uzak nokta olduğu gerçeği de açıklığa kavuşmuş oldu. Aynı şekilde, bu açıklamalarımızdan, bedevilerin iyiliğe şehirlilerden çok daha yakın oldukları sonucunu da çıkartıyoruz. Allah müttakileri (emirlerine yasaklarına riayet edenleri) sever.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu söylediklerimize Sahih-i Buhâri’de yer alan Haccac’ın, Seleme bin El-Ekvâ’ya söylediği şu sözle itiraz edilemez: “Ey İbn-i Ekvâ! Sen gerisin geriye dininden döndün. Medine’yi bırakıp bedevilerle yaşadın (mürted oldun ve ölüm hak ettin)” . İbn-i Ekvâ da ona şöyle demiştir: “Hayır (ben hicret ettiğim Medine’den yüz çevirmedim). Fakat Hz. Peygamber bana badiyede oturmama izin verdi”. Bil ki, İslam’ın başlangıcında Mekkelilere hicretin farz kılınması, onların Hz. Peygamber’in yanında bulunması ve İslam’ı tebliğ etmede hz. Peygamber’e yardım etmeleri ve onu korumaları içindir. Ancak (Hz. Peygamber’in yanına, Medine’ye) hicret etmek badiyelerde yaşayan bedevilere farz kılınmamıştı. Çünkü Mekkelilerin, Hz. Peygamber’le olan asabiyet (yakınlık, kan) bağları, badiyelerde yaşayan Araplardan farklı olarak, onları Hz. Peygamber’e yardım etmeye ve onu korumaya mecbur bırakıyordu. Bu yüzden muhacirler, kendilerine hicret farz kılınmayan badiyelerde yaşayanlardan biri olmaktan Allah’a sığınıyorlardı. Hz. Peygamber Sa’d bin Ebû Vaakkas Mekke’de hasta iken şöyle demişti: “Allah’ım! Sahabelerimin hicretini tamamına erdir ve oların gerisin geriye döndürme”. Yani onları Medine’de sabit kıl ve oradan yüz çevirtme. Başlamış oldukları hicretten geri döndürme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu durumun, Mekke’nin fethinden öncesi için geçerli olduğu söylenmiştir. Çünkü Müslümanların sayılarının az olması, (bütün Müslümanların Medine’de toplanıp bir güç oluşturması için) Medine’ye hicret etmelerini gerektiriyordu. Ama Mekke’nin fethinden, Müslümanlarının sayılarının artıp güçlenmelerinden ve Allah’ın Hz. Peygamber’i korumayı kendi üzerine almasından sonra, Hz. Peygamber’in şu sözünün de ifade ettiği gibi hicret etme farziyeti düşmüştür. “Fetihten sonra hicret yoktur”. Bazıları da hicretin farziyetinin, fetihten önce Müslüman olup hicret edenler için düşmüş olduğunu söylerler. Ancak herkes Hz. Peygamber’in vefatından sonra Medine’ye hicret etmenin farziyetinin düşmüş olduğu hususunda görüş birliği içindedir. Çünkü bu tarihten sonra sahabeler İslam coğrafyasının değişik yerlerine dağılmışlardır. Dolayısıyla Medine’de ikamet etmenin üstünlüğü, sadece hicretin farz olduğu o zamana özgü kalmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte Haccac’ın, badiyeye yerleşmiş olmasından Seleme’ye söylemiş olduğu “sen gerisin geriye döndün ve badiyelerde yaşayana bedevilerden oldun” sözünde, Hz. Peygamber’in etmiş olduğu o duaya bir gönderme vardır. Yani “Allah’ım! Onları gerisin geriye döndürme” duasına. “Badiyelerde yaşayan bedevilerden oldun” sözü ile ise, onun hicret etmeyen bedeviler gibi olduğuna işaret etmiştir. Seleme ise Haccac’ın sözündeki her iki hükmü de inkar ederek, Hz. Peygamber’in kendisine badiyede oturma izni verdiğini söylemiştir. Bu izin sadece ona özeldir. Tıpkı Huzeyme’nin şahitliği ve Ebû Bürde’nin bir yılını doldurmamış keçiyi kurban olarak kesmesi gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haccac, Hz. Peygamber’in vefatından sonra hicret etme zorunluluğunun düştüğünü bildiği için Seleme’yi sadece Medine’den ayrılmakla suçlamıştır. Seleme ise, Hz. Peygamber’in iznine sahip olmanın daha evla ve üstün olduğu şeklinde cevap vermiştir. Çünkü bu özel izin Hz. Peygamber’in, Seleme’de gördüğü bir değere dayanmaktadır. Her halukarda “badiyelerde yaşayan bedevilerden oldun” sözünde bedeviliğin yerildiğini gösteren bir delil yoktur. Çünkü, görüldüğü gibi, hicretin amacı Hz. Peygamber’i desteklemek ve korumaktır; yoksa bedeviliğin yerilmesi değil. Bedeviler gibi badiyelerde ikamet etmek suretiyle hicretin terk edilmesinin kınanması, bizzat bedeviliğin kınanmış olmasına delil değildir. Bütün eksikliklerden uzak olan Allah en iyi bilendir ve başarı da O’ndandır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Haldûn / Mukaddime</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/bedevilerin-hayir-ve-iyilige-sehirlilerden-daha-yakin-olmalari-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halifelik ve İmamlığın Anlamı Hakkında</title>
		<link>http://www.tarih.web.tr/halifelik-ve-imamligin-anlami-hakkinda.html</link>
		<comments>http://www.tarih.web.tr/halifelik-ve-imamligin-anlami-hakkinda.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2012 16:34:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Haseki</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[akılcı siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[dini siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[islamiyette siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat nedir]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset yöntemleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.tarih.web.tr/?p=243</guid>
		<description><![CDATA[Devletin (hükümdarlığın) hakikati, insanların zorunlu olarak bir araya gelmeleri ve yine onu gerektiren şeyin de insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan (başkalarına) üstün gelmek ve (onlar üzerinde) hakimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle devletin başındakilerin yönetimi de, haktan uzak olur ve yönetimi altındaki insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çünkü çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Devletin (hükümdarlığın) hakikati, insanların zorunlu olarak bir araya gelmeleri ve yine onu gerektiren şeyin de insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan (başkalarına) üstün gelmek ve (onlar üzerinde) hakimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle devletin başındakilerin yönetimi de, haktan uzak olur ve yönetimi altındaki insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çünkü çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve arzuları uğruna, güçlerinin yetmeyeceği ve üstesinden gelemeyecekleri işler yükler. Yine bu işler, önceki ve sonraki hükümdarların amaçlarının değişmesine bağlı olarak farklılaşır ve sonuçta onlara itaat etmek zorlaşır. Böylece kaosa ve katliamlara yol açan bir asabiyet gelir. Onun için Farslarda ve diğer milletlerde olduğu gibi, herkesin kabul edip itaat edeceği siyasi kanunların olması bir zorunluluktur. Eğer devlet böyle bir siyasetten yoksun kalırsa işler düzene girmez ve hakimiyeti tam olarak gerçekleşmez. <strong>&#8220;Bu öncekiler arasında Allah&#8217;ın geçerli olan kanunudur.&#8221;</strong> (Ahzab Sûresi,38).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer bu kanunlar devletin akıllı, basiretli ve ileri görüşlüleri tarafından konursa, bu durumda <strong>akılcı siyaset</strong> söz konusu olur. Şayet bunlar Allah&#8217;ın koyduğu hükümlerle belirlenmişse, o zaman hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı için faydalı olan <strong>dinî siyaset</strong> söz konusu olur. <span id="more-243"></span>Çünkü insanların var olmasının amacı sadece onların dünya hayatı değildir. Aksi takdirde dünya hayatının sonu ölüm ve yokluk olduğu için, her şey boş ve saçma olurdu. Allah şöyle buyuruyor: &#8220;Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?&#8221; (Mü&#8217;minun Sûresi, 115). Bu yğzden onların yaratılmasının esas amacı, onları ahiret saadetine ulaştıracak olan dinleridir (dinin emir ve yasaklarına göre yaşamalarıdır). <strong>&#8220;(Bu yol) göklerde ve yerde bulunanların sahibi olan Allah&#8217;ın dosdoğru yoludur.&#8221;</strong> (Şûra Sûresi, 53).</p>
<p>İşte şeriat hükümleri, insanları bütün hallerinde; ibadetlerinde, günlük yaşayışlarında ve toplumsal hayat için tabii bir durum olan devlet konusunda, dosdoğru olan bu yolu ulaştırmak için gelmiştir. Böylece h şey dinin öngördüğü programa göre yürür ve şeriat koyucunun gözetimind e olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer devlet baskı, şiddet ve güç esasına göre yürüyorsa, ortaya zulüm ve düşmanlık çıkar ki, bu dinin yerdiği bir şeydir. Siyasi hikmetin gerektirdiği de budur. Yine böyle bir devlet idaresinn gerektirdiği siyaset ve siyasi hükümler de yerilmiştir. Çünkü bu durumda, Allah&#8217;ın nuru (hidayeti ve yol göstericiliği) olmayan bir bakış ve yöneliş vardır. &#8220;Allah&#8217;ın nur (hidayet, ışık) vermediği bir kimsenin artık nur (ve hidayetten) bir nasibi yoktur.&#8221; (Nur Sûresi, 40). Çünkü şeriat koyucu olan Allah, kulların maslahatlarını en iyi bilendir. Kullar ise gaybi (görüp bilmedikleri ve ahirete ilişik durumları) bilmezler. Kulların yaptıkları bütün işler -ister devlet yönetimine ilişkin olsun, ister diğer durumlara- ahirette kendilerine döndürülecek ve hesabı sorulacaktır. Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: &#8220;Bütün bunlar sizin  yaptığınız işlerdir ve (ahirette) size döndürülür.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Kulların koydukları) siyasi hükümler ile sadece dünyevi fayda ve çıkarlar gözetilir. &#8220;Onlar (sadece) dünya hayatının görünen yüzünü bilirler.&#8221; (Rum Sûresi, 7). Şeriat koyucunun insanlar için gözettiği esas amaç ise onların ahiret mutluluğudur ve onun için herkesin, dünya ve ahiret işleri için, şeriat hükümlerine göre hareket etmeye yönlendirilmesi gerekir. İşte bu tür yönetim, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlerin ve onlardan sonra onalrın yerine bu görevi icra eden halifelerin işidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böylece halifeliğin anlamı ortaya çıkmış oluyor. Devlet, (toplumsal hayat iiçn) tabii bir durumdur ve insanları (dünyevi) amaçlarını ve arzularını gerçekleştirmeye yöneltir. Siyaset ise, akılcı bir yaklaşımla insanların dünyevi menfaatlerini gerçekleştirmek ve zararları onlardan uzaklaştırmaktır. Buna karşılık halifelik, şer&#8217;i bir yaklaşımla insanları ahiret maslahatlarını ve -sonuçları yine ahirette kendilerine dönecek olan- dünya menfaatlerinin gereklerine göre hareket etmeye yönlendirir. Çünkü dünyaya ait bütün durumlar, şeriat koyucunun yanında, ahiret maslahatlarıyla olan ilişkileri açısından değerlendirilir. Sonuçta halifelik, dini korumak ve dinin gereklerine göre dünyayı yönetmek (siyaset etmek) konusunda Hz. Peygamber&#8217;e vekalet (halifelik) etmektir. Bunları iyice anla ve daha sonra söyleyeceklerimiz konusunda bunalrı göz önünde bulundur. Allah hikmet sahibi olan ve herşeyi bilendir..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Haldun / Mukaddime</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.tarih.web.tr/halifelik-ve-imamligin-anlami-hakkinda.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

